Çarşamba, Ekim 10, 2007

Elbruz da tanıştığımız DAVİD ve Biz


NALÇİK


ELBRUZ TIRMANIŞI




Yıllardır planladığım ama bir türlü gidemediğim elbruz dağına sonunda tırmanabilecektim.


13 ağustos 2007 günü İstanbuldan Rusyanın Kabardino Balkaria özerk cumhuriyetinin baş kenti olan Nalçik'e uçmak üzere havaalanında Atilla kardeşimle buluştuk. Uçağımız çartır sefer yapan mustang havayollarına ait bir yak42 idi, aslında ilk etapta biraz tedirgin olsakta havalanınca bu tedirginlik yerini merak duygusuna bıraktı. Uçağa balık konservesi gibi istiflenen insanlar koltukların darlığına ve rahatsızlığa alışmışlar sanırım, niye derseniz? Uçak havalanınca horultu sesleri gelmeye başlamıştı çoktan. Uçakta bu bölgeye giden bir hayli türk vatandaşınıda görünce içimiz iyice ferahlamıştı.


Nalçik havaalanına yaklaşık iki buçuk saat sonra ulaştık, havaalanı Kayseri otobüs terminalinin üçte biri kadardı, bir ara uçaktan indiğimi unutup dolmuşla geldim sandım ama nafile çünki çok sıkı bir havaalanı kontrolünden geçmeye başlamıştık. Bagajlarımızı büyük bir çanta yığınının içinden çekip çıkardıktan sonra üç kapıdan binbir zahmetle geçip yaklaşık 2 saat sonra Nalçikte bizi karşılayacak olan Atilla beye ulaşabilmiştik. Atilla bey bizi karşıladıktan sora kalacağımız otel olan 4 yldızlı Grant Kafkas otele bıraktı. Kafkas otel eski bir senatoryumdan bozma tarihi bir yapı.


Sabah dağda havanın iki gün kapalı olacağını internetten öğrenince Nalçikte bir gece daha kalmayı kararlaştırdık. Ertesi gün bizim deyimimizle hacı murat benzeri bir lada kiralayıp Elbruza doğru yola koyulduk. Dağın eteklerinden üç istasyon sonra teleferikle 3850mt.ye ulaşılıyor. Bu mevkiye kadar bi çok günübirlik turist çıkıp iniyor ve bu yükseklikte varillerden yapılmış konaklama yerleri var para karşılığı konaklayabilirsiniz. Tabi biz konaklamadık ve 3900mt. de çadırımızı kurduk. Eee dağcı çadırda kalır.
Ertesi gün 4200mt. bulunan piriut 11 kampına aklimatizasyon tırmanışı yaptıktan sora tekrar 3900mt. çadırımıza dönüp geceledik. Sabah kampı toplayıp piriut 11 in üzerindeki 4400mt. yükseklikteki kayalıklara fırtına altında çadırımızı zor bela kurabildik. Sabaha kadar rüzgarın çadırla olan kavgasında, bizim çadırın galip gelmesi için dua ettik. Nihayet sabah olmuş hava yatışmıştı bir iki delikle bizim çadır kavgadan galip ayrılmıştı, neyse diyip koyulduk yola ve 4800mt. deki putsov kayalıklarına kadar tırmandık burada yarım saat kaldıktan sonra tekrar 4400mt deki kampımıza döndük. Biraz sıvı ve birkaç lokma yemekten sonra sabah yapacağımız zirve tırmanışı için uykuya daldık. Temennimiz ertesi gün güzel bir havada tırmanışı tamamlamaktı ve de öyle oldu sabah 1:30 da uyandığımda yıldızların ışığı altında elbruz bizi selamlıyor ve davet ediyordu. Saat 3:00 da tırmanışımıza başladık. 5100mt. günün ilk ışıkları kafkasların buzlar altında yükselen zirvelerine vuruyordu, birkaç kare fotoğraftan sonra 5300mt. de bulunan iki zirve arasına ulaştık sabahın soğuk ruzgarıyla burada nerdeyse Atillanın parmakları donacaktı. Küçük zirvenin gölgesinden kurtulup güneşe ulaşmak için hızlı bir tempoyla neredeyse güneşe koştum. Atilla buraya benden önce gelmişti ve zirveye çok az kalmıştı fakat bu az mesafeyi yüksekliğin etkisiyle neredeyse 2 saat gibi bir sürede alabildik ve sonunda 5642mt lik Elbruzun zirvesine saat 11:00 sularında ayak bastık. Zirvede esen rüzgar çok soğuktu birkaç kare zirve fotoğrafını bile güçlükle çekebildik ve havanın bozma olasılığınıda göz önüne alıp dönüş yoluna koyulduk. 4400mt. deki kampımızda geceledikten sonra teleferikleri kullanarak aşağıya indik.
Buzullarla kaplı olan Elbruz dağı avrupanın en yüksek noktası olarak kabul edilmektedir. Aslında dağın teknik tırmanış açısından büyük zorluğu yok hava şartları ve kondüsyonunuzun iyi olması şart. Elbruza tırmanmak için kar buz tekniklerini bilmek şart, karamponu neredeyse ayağınızdan hiç çıkarmıyorsunuz. Tabiki yüksek irtifanın vücut üzerindeki olumsuz etkilerinide göz önünde bulundurmak gerekir.

Bu tırmanışımı ikiz oğullarım Burak Ve Buğraya adıyorum.

Babanız sizi çok seviyor.

Perşembe, Haziran 07, 2007

Mimarsinan ve Kanuni Konuşurken


Mimarsinan Oyunundan bir görüntü



Çarşamba, Haziran 06, 2007

Sanat Nedir?

Kısaca
Sanat Nedir???
Kıymetli Değişim dergisi okurları, sizlere ilk önce merhaba demek istiyorum. Bu sayıdan itibaren kalemimizin yazdığı klavyemizin de tıkırtısı ölçüsünce sizlere sanat ve sanata dair konuları iletmeye çalışacağım.
Eh sanat diyince bir zamanlar gündemi de meşgul eden sanatsal duruş sanatçı tavrı ve sanat nedir nasıl olmalıdır sorularına biraz geri dönüş yapıp işin başından ele alalım dedim.
Sanat nedir ne yapılır etinden sütünden faydalanılır mı? karın doyurur mu? Nedir Allah aşkına bu kavram diye soran olabilir. Evet sanat bir besin kaynağıdır. Size etinden sütünden hatta tırnağından bile büyük faydalar sunabilecek olgular terimler eserler ve düşünceler sunan ruhun doyum ve tat alma boyutudur. Bizler yani sanat icra etmeye çalışan insanlar ise bu besinleri sizler için ruhumuzda büyütür besler en güzel çağın dada sizlerin hizmetine sunarız. Eeee sanatı besin kaynağına benzetmekle iyi etmedim mi? Biraz soyutluktan somutluğa bürünmedi mi? ne dersiniz ?
Haydi biraz sözlük karıştıralım, Türk Dil Kurumu sözlüğünde sanat için şöyle bir açıklama yapılmış.
“Bir duygunun, tasarının veya güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık”.
Acaba insanlar ne düşünüyorlar dersiniz, işte çarpıcı bir o kadar da gerçekleri yansıtan bir cümle.
“Türk insanının iyi yapılan her şey için kullanıp laçkalaştırmaya çalıştığı bir terim”. Mesela Dövüş sanatı , kız tavlama sanatı ve bunun gibi komik benzetmeler.
Aristo ise sanata ve sanat eserine Poetika adlı eserinde “Sanat Eseri Doğanın İyi Bir Taklididir” der .
Görüldüğü üzere sanata dair bir sürü açıklama ve düşünceler mevcut, işte bu kadar geniş bir kavramlar bütününü bir cümleye sığdırmak gerçektende zor bir iş.
Sanat ve sanat olmayanı ayırt etmek bu açıklamalardan sonra bizlere güç gelebilir. Bu güç durumu birazda biz irdeleyelim. Size iki adet tablo sunuluyor iki tablo da birbirinin aynı bir tarafta çok güzel bir Van Gogh eseri diğer tarafta ise aynı tablonun repredüksiyonu yani iyi bir taklidi. Peki Van gogh un eseri milyon dolarlar ederken repredüksiyonları neden boya parasından daha fazlaya satılamıyor. Oysa iki eserde de aynı doğa yansıması ele alınmış ve aynı renkler kullanılmamış mı? İşte burada biraz Aristo’nun görüşüne yer verelim sanat eseri Aristo’ya göre doğanın iyi bir taklidi değimliydi, taklidin taklidi sizce ne kadar değerli olabilir. Gerçekten sanat doğanın iyi taklit edilmiş ürünlerimidir dersiniz. Kıymetli okurlar sanatçı sanatını icra ederken doğada gördüklerini yaşadığı ana kadar edindiği deneyimlerini tecrübelerini ve yeteneğinin ruhsal devinimleriyle eserine yansıtır, kendinden ruhundan katkılarla birebir taklidin önüne geçer. Sanatçı esrinde olağan ritimler dışında kendine özgü ritimleriyle doğanın parçasını nasıl gördüğünü anlatır bize. Bu yansıma sadece ona aittir. Parmak izlerimiz gibi başka bir benzeri de yoktur.
Sanatı ve sanatçıyı diğerlerinden ayıran bu küçük nüans farkıdır diyebiliriz. Taklit birebir olandır oysa sanat eseri üzerinde nitelikler barındıran evrensel ve farklı görüşleri taşıyan olgulardır. Sanatçı bu konumu itibari ile taklit edenden çok keşfeden, gizli sırların üzerini açandır. İnsanlığın ölümsüzlük adına yaptığı bunca uğraşın minik skeçleridir sanat. Dilin dinin ırkın hiçbir öneminin olmadığı, her bireyin kapasitesi ölçüsünde faydalanabileceği, her türlü konunun yansıtılabileceği dev bir aynadır sanat. Sanatçıda bu ölümsüz dünyanın Don Kişotlarıdır, ruhlarında canavarlarla savaşırlar bitmeyen bir güçle.
İşte böyle sevgili okurlar bizler kazandığımız hayali savaşlarımızın öykülerini sunarız sizlere, ki sizler kazanılmış savaşlarda yenilmeyesiniz diye.
Değerli okurlar Sanatın tatlı gülümsemesi altında bizlere sunulan çirkin suratlara kanmadan sanata ve sanatçıya duyarlı bir toplum olabilme yolunda sizlerle bu sayfaları paylaşmaktan mutluyum.
Hepinize sanatla dolu mutlu günler dilerim.
Tiyatro Oyuncusu Yusuf Oğuz Altuntaş
07 / 06 /2007

Çarşamba, Eylül 14, 2005

ARI DAĞINA YOLCULUK
Bütün haşmetiyle bizi karşılayan Ağrı dağına teşekkür ediyorum.

Salı, Eylül 13, 2005

Ağrı Dağı Zirve:5137 m

Gerçek sanatı, doğanın gizlerinde arayan.
Beraberce paylaşalım düşlerimizi.

Gerçek sanatı doğanın bizlere sunduğunu sizlerle paylaşmak istedim.


Pazartesi, Eylül 12, 2005

merhaba

en son ağrı dağı tırmanışı başta olmak üzere, dağlarda geçen maceralarımı blog macerasıyla birleştirmeye karar verdim